VE DİĞER CANLILARDAKİ ÖLÇÜLER
 

DOĞADAKİ SİMETRİ

Simetri, mimariden dekorasyona, giysiden araba tasarımına kadar birçok alanda kullanılan ve insana estetik açıdan çok hoş gelen bir yöntemdir. Örneğin, duvarda asılı olan aynanın, sadece bir tarafına çiçek koyduğunuzda bu gözünüze güzel görünmeyecektir. Ancak iki tarafına aynı çiçekten yerleştirdiğinizde, oluşan simetri hoşunuza gider. Bu nedenle, birçok alanda simetri bilinçli olarak kullanılmaktadır. Ve siz bir yerde simetri gördüğünüzde, bunun estetik anlayışı olan, bilinçli biri tarafından tasarlandığını hemen anlarsınız. Sözgelimi, bir bahçeye girdiğinizde, bahçenin sol ve sağ tarafında, eşit sayılarda karşılıklı dizilmiş iki sıra ağaç olduğunu görürseniz, bu ağaçların, bir bahçıvan tarafından bilinçli bir şekilde simetrik olarak dizildiğini anlarsınız. Çünkü, kusursuz bir simetrinin tesadüfen var olması kesinlikle mümkün değildir. Kısacası, simetri, bir tasarım olduğunun ve aynı zamanda bir tasarımcının varlığının bir ispatıdır.


Doğada var olan sayısız simetri örneği de, doğada bir tasarım olduğunun ve aynı zamanda doğayı tasarlayan bir Yaratıcı olduğunun göstergelerindendir. Kelebek kanatları, kar kristalleri, deniz yıldızları, kuş kanatları, insan yüzü ve vücudu, deniz kabukları ve doğadaki yüzlerce varlığın dış görünüşünde simetrik bir yapı bulunmaktadır.

Doğada gördüğümüz güzelliklerin hiçbiri tesadüflerin eseri olamaz. Her güzellik, her simetri, Alemlerin Rabbi olan Allah'ın örneksiz yaratışının eseridir.

 

HAYVANLARIN YUVALARI

Hayvanların, özellikle de yavruların korunmasında "yuvalar"ın son derece önemli bir fonksiyonu vardır. Bu nedenle birçok canlı türü, şaşırtıcı teknikler kullanarak, çok sayıda mimari detaylara sahip yuvalar inşa ederler. Yuvaların inşasında çok farklı teknikler kullanılır. Hayvanlar çoğu zaman bir mimar gibi plan yapar, gerçek bir duvar ustası gibi çalışır, bir mühendis gibi teknik çözümler getirir, bazen de bir dekoratör gibi yuvalarını dekore eder, süslerler. Çoğu zaman bu usta müteahhitler, yuvalarını hazırlayabilmek için gece gündüz hiç durmadan çalışırlar. Eğer eşleri varsa, iş bölümü yaparak birbirlerine yardım ederler. En çok özen gösterilen yuvalar ise, yeni dünyaya gelecek yavrular için hazırlanan yuvalardır.  www.canlilardafedakarlik.com



Yuvaların hazırlanış teknikleri, bilinci ve zekası olmayan bir canlıdan beklenmeyecek kadar mükemmeldir. Bu yuvaların, hayvanların kendi zekalarıyla tasarlanamayacakları çok açıktır. Çünkü hayvanların bu yuvaları inşa etmeden önce birçok aşamayı planlamış olmaları gerekir. Öncelikle yumurtalarının veya yavrularının güvenliği için bir yuvaya ihtiyaçları olduğunu belirlemeleri gerekir. Daha sonra ise yuva için en uygun yeri tespit etmelidirler, hiçbir canlı yuvasını rastgele bir yere yapmaz.

Yuvanın yapısı ve kullanılan materyaller de bulunulan ortama göre "özel olarak" seçilir. Örneğin deniz kuşları su kenarlarında yaşadıkları için, ani su baskınlarına karşı suya gömülmeyen ve suda yüzebilen otlardan oluşan özel yuvalar kurarlar. Kamışlıkların bulunduğu alanlarda yaşayan kuşlar ise, rüzgarda sallandığında yuvadaki yumurtaların düşmemesi için geniş ve derin yuvalar yaparlar. Bunun yanı sıra çöl kuşları, yuvalarını sıcaklığın çevreye göre en az 10°C daha düşük olduğu çalılıkların tepesine kurarlar. Çünkü aksi takdirde yer seviyesinde 45°C olan sıcaklık, yavrular için adeta bir fırın etkisi yaratacak ve kısa sürede ölmelerine sebep olacaktır.

 

SONAR SİSTEMİ İLE GÖREN YUNUSLAR


Bir insan kendisinden 100 metre ilerideki herhangi bir nesneyi görmekte zorlanırken, yunuslar 3 km ötede duran bir cismi görmekte hiç zorlanmazlar. Hem de, bu görme işlemini gözleriyle değil, kafataslarının alt kısmında bulunan sonar sistemi vasıtasıyla yerine getirirler. Bu sonar o kadar kuvvetli ses dalgaları yayar ki, yunuslar, etraflarında bulunan küçük büyük herşeyi bu sistem sayesinde algılayabilirler.



Sonarın gönderdiği sinyaller, karşılaştıkları cisimlere çarptıktan sonra, tekrar geri dönerek yunusun alt çenesine ulaşır ve buradan da "lipit" adı verilen bir çeşit yağ vasıtasıyla iç kulağa taşınır. Tam kıvamında ve uygun miktarda salgılanan bu yağ sayesinde iç kulağa ulaşan bilgiler beyne aktarılır ve algılama tamamlanmış olur.

Herşeyi benzersiz, kusursuz ve eksiksiz yaratan Allah, yunusları da en güzel şekilde yaratmış ve üstün bir teknolojiyle donatarak Kendi sanatının yüceliğini ve kudretinin sınırsızlığını gözler önüne sermiştir.

POLYPHEMUS GÜVESİNİN HAYRAN BIRAKAN ÖZELLİKLERİ



Erkek Polyphemus güvesi

Polyphemus güvesinin erkekleri geniş, tüylü duyargalara sahiptir. Bu duyargalar bir dişi güvenin kokusunu birkaç kilometre uzaktan farkedebilecek kadar hassastır. Hatta dişi, saatte yalnızca 1 gramın milyarda biri kadar koku salgılasa bile erkek güveler bunu fark etmekte zorlanmazlar. Güvenin koku alma duyusunun bu kadar etkili olmasının bir nedeni, her bir duyarganın yaklaşık 17.000 tüycüğe sahip olmasıdır. Her bir tüycük de, binlerce koku alma gözeneğine sahiptir. İşte bu özel tasarım güvelerin koku alma duyarlılığını inanılmaz derecede artırır.

Güveler bu kusursuz algılama yeteneğini nasıl kazanmışlardır?

Küçücük bir güvenin bedeninde 17.000 tüycüklü ve her bir tüycükte binlerce gözenek olan bu yapı nasıl ortaya çıkmıştır?
Tesadüflerin bir böcekte böylesine gelişmiş koku algılayıcı bir sistem var etmesi imkansızdır. Düşünebilen ve akıl sahibi her insan böyle bir iddianın mantıksızlığını hemen anlayacaktır. Allah, güveleri olağanüstü özellikleriyle birlikte yaratmıştır.

ELEKTRİK AKIMLARINA DUYARLI KÖPEK BALIKLARI


Bütün canlılar, ısı dışında elektrik de yayarlar. Karada yaşayan bir canlının bu akımları hissetmesi zordur; çünkü hava bir yalıtkan görevi görür. Ancak suyun içerisinde durum farklıdır. Elektrik, doğal bir iletken olan suyun içerisine akar. Dolayısıyla bu elektriği hissedebilen bir canlı son derece etkili bir duyuya da sahip olmuş olur. İşte köpek balıkları da bu avantaja sahip olan canlılardandır. Öyle ki sudaki tüm titreşimleri, suyun ısısındaki değişimleri, tuzluluk oranını ve özellikle de hareket halindeki canlıların yol açtığı elektrik alanındaki küçük değişiklikleri bile hissedebilirler.



Köpek balıklarının vücutlarında, içi jöle dolu çok sayıda oluk mevcuttur. Bu oluklar yoğun olarak köpek balığının kafasına yerleştirilmiş olmasına karşın, balığın tüm vücudu boyunca da dağılmıştır. "Lorenzini ampülleri" olarak adlandırılan bu özel organlar, mükemmel birer elektrik algılayıcısıdır. Köpek balıkları ve vatozlar bu algılayıcılarını kullanarak avlarını bulurlar.

Bu organlar, başın ve hayvanın yüzündeki sivri kısmın üstünde bulunan gözeneklere bağlıdırlar. Elektrik algılayıcısı (elektroreseptör) olarak son derece hassastırlar. Öyle ki köpek balıkları, bir voltun 20 milyarda biri büyüklüğündeki akımları bile hissedebilirler.
Bu muazzam bir güçtür. Evinizdeki kalem pilleri düşünün. İşte 1.5 voltluk bu pillerden iki tanesini birbirlerinden 1600 km uzağa koyduğumuzda ve arasına bir bakır tel çektiğimizde köpek balıkları bu pillerin yaydığı akımı hissedeceklerdir.

Buraya kadar verilen tüm bilgiler, köpek balıklarının olağanüstü derecede kompleks vücut sistemlerine sahip olduklarını göstermektedir. Köpek balıklarındaki sistem ve organların pek çoğu birbirine bağlı çalışmaktadır. Birisi olmadan diğeri fonksiyonlarını yerine getiremez. Örneğin elektrik akımlarını algılayan sistemin parçalarından tek biri bile olmasa ya da herhangi bir aksaklık olsa, Lorenzini ampülleri hiçbir işe yaramaz.

ÖRÜMCEK İPEĞİNDEKİ MUCİZE HESAPLAMALAR


Bilim adamlarına göre örümcek ağı yeryüzündeki en sağlam malzemelerden biridir. Örümcek ağının üstün özellikleri sadece bununla sınırlı kalmaz. Hepsi birden sayılacak olursa çok uzun bir liste elde edilebilir. Bu listedeki birkaç madde bile bilim adamlarının bu konuda ne kadar haklı olduklarını ortaya koymaktadır. Örümcek ipeğinin hayret verici özelliklerinden birkaçını şöyle sıralayabiliriz:

  • Örümceklerin ürettiği ve çapı bir milimetrenin binde birinden daha küçük olan ipek ipliği, aynı kalınlıktaki çelik telden beş kat daha sağlamdır.
  • Kendi uzunluğunun dört katı kadar esneyebilir.
  • Örümcek ipeği aynı zamanda son derece hafiftir. Bu hafifliği şöyle bir örnekle de tarif edebiliriz. Dünyanın çevresi boyunca uzatılacak bir ipek ipliğinin ağırlığı sadece 320 gram gelir. www.biyomimetik.net 


Bu özelliklerin her biri tek tek pek çok malzemede bulunabilir. Ancak hepsinin birarada bulunması son derece özel bir durumdur. Çünkü hem çelikten sağlam hem esnek bir malzeme bulabilmek oldukça zordur. Örneğin çelik halat en sağlam malzemelerden biridir. Fakat kauçuk halatlar gibi esnek olmadıklarından zamanla deforme olurlar. Kauçuk halatlar da kolay kolay deforme olmamalarına rağmen, yeterince dayanıklı olmadıkları için ağır yükleri kaldıramazlar.


İpeğin gizli kimyasal yapısı

Şöyle bir düşünelim… Küçücük bir canlının ürettiği ip, nasıl oluyor da insanoğlunun yüzyıllarca edindiği bilgi birikimiyle yaptığı kauçuk ya da çelik halatlardan daha üstün özellikler taşıyabilmektedir?

Örümcek ipliğini bu kadar üstün yapan ipeğin kimyasal yapısında ve üretim merkezinde gizlidir. Örümcek ipliklerinin hammaddesi, örgülü helezonik aminoasit zincirlerinden oluşan "keratin" adlı proteindir. Keratin saç, tırnak, tüy, deri gibi birbirinden çok farklı maddelerin yapı taşıdır ve oluşturduğu tüm maddelerde koruyucu özelliği ile ön plana çıkar. Ayrıca keratinin esnek hidrojen bağlarla bağlanmış aminoasitlerden oluşuyor olması da, bu maddelere çok sağlam bir esneklik kazandırır. Bu esneklik Amerika'nın ünlü bilim dergilerinden Science News'da şöyle bir benzetme ile tarif edilmektedir:

"Örümcek ipliğinden oluşmuş insan ölçülerinde balık ağına benzer bir ağ, bir yolcu uçağını yakalayabilir." http://www.orumcekmucizesi.com/

AĞUSTOS BÖCEĞİNİN MUAZZAM SESİ

Avustralya Ağustos böceği “Cyclochila australiasice”nin boyu sadece 10 cm.dir. Ancak bu küçük canlı dünyanın en büyük gürültüsünü çıkarır.

Malbourne Üniversitesi’nden David Young ve Oxford Üniversitesi’nden Henry Bennett bu hayvanın şarkısını incelediler. Böceğin vücudunun yanına yerleştirilen mikrofonlar, 158 desibellik bir sonar şiddeti olduğunu gösterdi. Bu bir el bombasının patlamasıyla aynı değerdedir. Eğer böceğin işitme organı karnının uzağında bir kapsülün içinde korunmuş konumda olmasaydı, kendi kendini sağır hale getirirdi. Yanlarda bulunan iki adet organ bu sesin kaynağıdır. Bunlar tıpkı trompet gibidirler. Burada bulunan kas lifleri, trompetin dış organını iç organa bağlar haldedirler ve bu güçlü kas liflerinin ritmik kasılmasıyla trompet içine doğru çöker. Bu mekanizma, proteinlere ait dış organın kanatlara ait 4 sert damarın (şekil bozulması) deformasyonuna sebep olur. Bir seansta meydana gelen deformasyonların toplamı ise saniyede 4300 çarpma etkisi meydana getirir.

Ses üçüncü bir organ tarafından yükseltilir. Daha sonra ise ses, ladero-/ventral (karın yanı bölgesi) yükselticileri (amplifikatör) vasıtasıyla dışarıya doğru yöneltilir ve dışarıya çıkar.

PİREDEKİ MUCİZEVİ ÖLÇÜLER


Bir pire kendi vücut yüksekliğinin 100 katından fazla yükseğe sıçrayabilir. Sizin aynı performansı gösterebilmeniz için 200 metre yükseğe sıçramanız gerekecekti. Dahası pire sıçrayışlarını 78 saat ardı arkası kesilmeden sürdürebilir. Pire genellikle beşinci sıçrayıştan sonra bacakları üstüne düşmez, sırtı üstüne veya başı üstüne düşer. Ne var ki bu düşüş onu sersemletmez bile. Pirenin yaralanmamasının nedeni ise vücudundaki tasarımda saklıdır.

Böceğin iskeleti vücudunun içinde değildir. İskelet, vücudu saran yumuşak kitin tabakasına tutturulmuş, "sklerotin" adı verilen sert bir karışımdan oluşur. Sklerotin tüm vücudu sarar. Bu dış iskelet birbirine karşı sınırlı ölçüde hareket edebilen çok sayıdaki zırh plakasından oluşur.

Öte yandan pirelerin kan damarları yoktur. Vücudun iç kısmı tümüyle, berrak akıcı bir kanın içinde yüzer. Bütün iç organlar bu halleriyle adeta yumuşak yastıklarla çevrelenmiş gibidir, bu nedenle ani basınç yükselmelerinden hiç etkilenmezler. Kalp bir tüp şeklindedir ve o kadar ağır bir ritimle çarpar ki, sıçramalardan oluşan değişiklikler onu hemen hemen hiç etkilemez.
Bilim adamları yaptıkları araştırmalar sonucunda pirenin bacak kaslarının, yaptığı büyük sıçrayışları gerçekleştirecek kadar güçlü olmadığını belirlemişlerdir. Pirenin gösterdiği sıçrama performansı, asıl olarak bacaklarına eklenmiş olan bir tür yay sisteminden kaynaklanmaktadır. Bu yay sistemi, "resilin" adlı proteinden yapılmış bir doku sayesinde çalışır. Bu maddenin özelliği gerilerek sakladığı enerjinin %97'sini serbest bırakabilmesidir. Bugün piyasadaki en iyi esneyen madde için bu oran %85 kadardır. Lastik özelliğine sahip bu doku bant şeklinde iki arka bacağa yerleştirilmiştir.

KELEBEK KANATLARINDAKİ ESTETİK ÖLÇÜLER


Kelebeklerin kanatlarındaki renklerin ve desenlerin bir süs olarak yaratılmış olmalarının yanında, bu canlılar için başka pek çok hayati fonksiyoni vardır.

Kelebek kanatlarındaki renk oluşumu son derece ilgi çekicidir. Bir kelebeğin kanatlarının üzerindeki pullar vasıtasıyla ışık yansır ve ortaya "gerçekte olmayan", ama akıl almaz bir simetri ve güzellik sergileyen renkler çıkar. "Gerçekte olmayan" diyoruz; neden mi?


Kelebekler, vücutlarına kıyasla oldukça geniş bir yüzeye sahip olan kanatlarının güzelliğiyle bilinirler. Peki kelebek kanatlarındaki bu muhteşem desenler ve renkler nasıl ortaya çıkmaktadır? Kelebekler aslında saydam olan bir çift zar kanada sahiptirler. Bunlar, yoğunlukları farklı pullarla kaplı olduğu için zar kanatların saydamlıkları belli olmaz. Kelebek kanatlarının aerodinamiğini (hava akımlarından faydalanarak yapılan hareketler) artıran, onlara rengini veren işte bu pullardır. Dokunulduğu anda yerlerinden kopacak kadar hassas olan pulların, kelebeğin kanadına saplanan sivri uçları vardır. Bu sayede pullar dökülmeden durabilirler. Kanadın üstüne bir damın kiremitleri gibi dizilmiş olan her pulcuk ya kimyasal pigmentlerle ya da sabun köpüğündeki gibi, üstüne düşen ışığı gökkuşağı renklerine kıran yapısı ile renk kazanır. Ayrıca laboratuvar araştırmaları, farklı renklerin farklı kimyasal maddelere bağlı olduklarını da göstermiştir. Örneğin "pteridin" denilen boya maddesinin türevleri kelebeklerde genelde görülen pembe, beyaz ve sarı renkleri sağlayan maddelerdir. Çok sık rastlanan "melanin" adlı boya maddesi ise kanatlardaki siyah beneklerde bulunur. Ayrıca kelebeklerin kanatlarındaki renkler her zaman göründükleri gibi değildirler. Örneğin yeşil renkli pullar, siyah ve sarı pulların karışımından oluşmaktadır. Kelebeklerin kanatları üzerinde yapılan son incelemeler, pigmentlerin pulcuklarda sentezlendiğini ve melanin üretimi için gerekli olan enzimlerin pulcukların üst derisinde bulunduğunu göstermiştir.

Kelebeklerdeki bu çok değişken renkler yalnızca boya maddelerinden kaynaklanmaz. Kelebeğin kanatlarındaki pulların yapısı, düzeni, yansıma, kırılma gibi ışık olaylarının ortaya çıkmasına ve muhteşem güzellikteki renklerin doğmasına neden olur. Örneğin, Stilpnotio Salicis kelebeğinin hava kabarcıklarıyla dolu yarı saydam pulları vardır. Bu pullarda boya maddesi bulunmamasına rağmen, içlerinden geçen ışık, kelebeğin satene benzer bir görünüm almasını sağlar.

Argynnis kelebeğinin kanat pullarının yüzeyi inanılmayacak kadar yumuşaktır ve bu yumuşaklık gümüşi yansımalar doğurur.
Bazı kelebeklerde birbiri üstüne gelen iki pul tabakasının farklı dizilişleri de değişik ışık yansımaları meydana getirebilir, mesela kelebeğin siyah ya da kahverengi değil de mavi görünmesini sağlayabilir. Kelebeklerin kanat yapısını, sadece renklerini göz önüne alarak incelediğimizde bile pek çok mucizeyle karşılaşırız. Böyle olağanüstü güzellikteki bir görünümün varlığı hiç kuşkusuz tüm bunları yaratan Allah'ın üstün kudretinin ve sonsuz sanatının delillerinden biridir.

Ayrıca kelebeklerin kanatlarındaki renklerin ve desenlerin bir süs olarak yaratılmış olmalarının yanında, bu canlılar için başka pek çok hayati fonksiyonu da vardır.


Işığı Emen Siyah Benekler


Bazı kelebeklerde özellikle kanatların gövdeye yakın kısımlarında pullardan oluşmuş büyükçe koyu renkli benekler vardır. Her iki kanatta simetrik olarak yer alan bu benekler kelebeklerin uçabilmesi için çok önemli bir fonksiyona sahiptir. Uçmak için gerekli olan vücut sıcaklığına ulaşabilmek için kelebekler bu beneklerden faydalanırlar. Nasıl mı?

Pullar renklerine göre ısıyı maksimum veya minimum seviyeye getirebilme özelliğine sahiptirler. Güneşin altında, sanki belli bir açıyı tutturmaya çalışıyormuş gibi kanatlarını açıp kapayan kelebekleri hepimiz görmüşüzdür. İşte bu hareketi yaparak güneş ışığını almaya çalışan kelebeklere gövdelerindeki siyah benekler yardımcı olur. Gövdesini ısıtması gereken kelebek güneş ışınlarının bu beneklere gelmesini ayarlayacak şekilde kanatlarını açıp kapatır, böylece bedenini kolaylıkla ısıtmış olur.

Açık arazide güneşin altında kalan kelebeklerin rengi diğerlerine göre daha açıktır, ormanlık arazidekilerin rengi ise daha koyudur.
Lepidoptera kelebekleriyse kanatlarında pul olmadığı için ışığı yansıtamazlar, bu yüzden saydamdırlar. Bu kelebek türünü uçarken görebilmek mümkündür ama bir yere konduklarında görmek hemen hemen imkansızdır. Bu da kelebek için mükemmel bir korunma teşkil eder. Allah tüm canlılarda olduğu gibi kelebekleri de bütün ihtiyaçlarını tam olarak karşılayabilecekleri sistemlerle birlikte yaratmıştır ve bunların hepsi birbirine bağlı olan, biri olmazsa öbürü olmaz sistemlerdir.

BAYKUŞLARIN HASSAS KULAKLARI


Baykuşların kulakları sese karşı çok hassastır, duyma eşikleri insanlardan daha geniştir. Sağ tarafta gelen ses büyük ölçüde sadece sağ kulak tarafından duyulur. Ayrıca kulakları kafada simetrik olarak yer almaz. Biri diğerinden daha yüksektedir. Böylece baykuşlar sesleri super-stereo olarak dinler ve ses çıkaran canlıyı görmeseler bile onun nerede olduğunu tamamen doğru olarak tespit edebilirler. Bu, av bulmanın çok zorlaştığı karlı havalarda önemli bir avantajdır.

KUNDUZLARIN BARAJLARI İÇBÜKEYDİR


Bir baraj inşaatında çalışan mühendisler; plan proje yaparlar; mühendislerin yaptığı projenin hayata geçmesi için de inşaat işçileri bedenen çalışırlar. Oysa kunduzlar kendi barajlarının hem işçisi, hem de mühendisidirler. Bu iş için çok uygun bir plan dahilinde çalışırlar.


Kunduz


Kunduzların yaptığı barajların şekli içbükeydir. Yani içe doğru bükülmüş bir yay şeklindedir. Bütün kunduzlar barajlarını içbükey olarak yaparlar. Bunu yaparkenki amaçları da barajın, suyun önünü 45o'lik bir açıyla kesmesini sağlamaktır. Yani barajı, dalları suyun önüne rastgele atarak değil. tamamen planlı bir şekilde koyarak inşa ederler. Burada dikkat çekici olan günümüz hidroelektrik santrallerinin tümünün bu açıyla inşa edilmesidir. Kunduzlar, bunun yanı sıra, suyun önünü tamamen kesmek gibi bir hata da yapmazlar. Barajı istedikleri yükseklikte su tutabilecek şekilde inşa eder, fazla suyun akması için özel kanallar bırakırlar. Bu üstün akıl elbette ki kunduzların kendisine ait değildir. Bu canlılar Yüce Allah'ın ilhamıyla hareket etmektedirler. İşin dikkat çekici yanı insanların barajların bu şekilde yapılması gerektiğini, uzun hesaplar, karmaşık denklemler sonunda öğrenmiş olmalarıdır. Kunduzlarsa mühendislik eğitimi almaya gerek duymadan bu zor işleri başarmaktadırlar. Çünkü onları sonsuz ilim sahibi olan Allah bu bilgiyle beraber yaratmıştır.

AKUSTİK UZMANI KURBAĞALAR


Borneo adasında yaşayan bir kurbağa türünde erkekler, seslerini uzaktaki dişilere duyurabilmek için ağaç kovuklarındaki rezonanstan yararlanıyor. Fizik kanunlarını bilircesine hassas ayarlamalar yapan kurbağalar akıllı davranışlar ortaya koyuyor.

Boyları 2 santimi geçmeyen bu kurbağalarının sesi 50 metre uzaktan duyulabiliyor. Bu küçük canlıların böyle gürültülü bir sesi nasıl çıkarabildiğini araştıran bilim adamları bu kurbağaların fizik kanunlarından etkin şekilde yararlandığını ortaya çıkardı.


Çiftleşme dönemi geldiğinde erkek kurbağalar kendilerine uygun bir ağaç kovuğu aramaya koyuluyorlar. Bir kovuk edinen kurbağa, hemen içinde bulunduğu ortamın ses iletme özelliğini test etmeye başlıyor. Farklı sesler çıkararak yaptığı ince ayarlardan sonra, belli bir ses frekansı belirliyor. Bu frekanstaki ses dalgaları ağacın titreşim frekansına eşit olduğundan rezonans ortaya çıkıyor yani kurbağanın sesi olduğundan kat kat daha yüksek duyuluyor.

Konuyu inceleyen bilim adamları kurbağanın fizik kurallarını etkili şekilde kullandığını belirtiyorlar. Kurbağanın doğru frekansı tutturabilmesi için dalga boyundaki en ufak değişiklikleri algılayacak bir işitme sistemine sahip olması gerekiyor. Böyle hassas bir işitme sistemi, geniş bir frekans yelpazesinde ses çıkarabilme özelliğiyle birleşiyor ve tüm bunlar özel bir sinir sistemi sayesinde mümkün oluyor. Peki ama bu minik canlı sesini uzaklara duyurmak için, böyle bir davranışın etkili olacağını nereden bilir? Buna uygun sinir sistemi, gerekli organlar ve bu bilinç nasıl biraraya gelmiştir? Kurbağadaki gelişmiş sistemleri yaratan ve bu akıllı davranışı kurbağaya ilham eden Allah'tır. Allah yeryüzündeki tüm canlıların Yaratıcısıdır. Tüm canlılar O'nu tesbih eder.
"Yedi gök, yer ve bunların içindekiler O'nu tesbih eder; O'nu övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur, ancak siz onların tesbihlerini kavramıyorsunuz. Şüphesiz O, halim olandır, bağışlayandır." (İsra Suresi, 44)

BİTKİLERDEKİ BİYOLOJİK SAAT


Pek çok bitki kendi yapısı ve döllenmesine yardımcı olan diğer canlılarla ilgili detaylı bilgilere sahip olan ve adeta bilgisayar merkezini andıran biyolojik bir saate sahiptir. Bu biyolojik saatin varlığı ise tek bir gerçeğe işaret eder: Yaratılış gerçeğine...
Zamanı ölçebilme yeteneğinin insan dışında diğer canlılarda da bulunması mucizevi bir durumdur. Bunun sadece insanlara özgü olduğu düşünülebilir, ama hem bitkiler hem de hayvanlar zamanı ölçme mekanizmasına, yani "biyolojik bir saate" sahiptirler.



Bitkilerin zamana bağlı hareketlerinin olduğu ilk olarak 1920'li yıllarda anlaşılmıştır. Bu yıllarda Almanya'da iki bilim adamı Erwin Buenning ve Kurt Stern fasulye bitkisindeki yaprak hareketlerini inceliyorlardı. İncelemeleri sonunda gördüler ki, bitkiler gün boyunca yapraklarını Güneş'e doğru uzatıyorlar, geceleri de tam dikey olarak yapraklarını büzüp uyku pozisyonuna geçiyorlardı.
Bu bilim adamlarından yaklaşık iki yüzyıl önce de Fransız Astronom Jacques d'Ortour de Marian da bitkilerin böyle düzenli bir uyku ritmine sahip olduklarını gözlemlemişti. Karanlık bir ortamda ısı ve nem ayarlaması yapılarak tekrarlanan deneylerde bu durumun değişmemesi, bitkilerin içlerinde zaman ölçen bir sistemlerinin olduğunu göstermişti.

Bitkiler belirli faaliyetleri için belirli zamanları seçerler. Bunu da güneş ışığındaki değişimlere bağlı olarak yaparlar. İçlerindeki saat güneş ışığına göre kurulduğu için ritmik hareketlerini 24 saat içinde tamamlarlar. Yapılan ritmik hareketler ne kadar sürerse sürsün değişmeyen bir nokta vardır. Bu hareketler her seferinde bitkinin yaşaması ve neslinin devamı için, hep en uygun zamanlamada gerçekleşir. Ve bu hareketlerin başarıyla tamamlanabilmesi için birçok karmaşık işlemin kusursuz bir şekilde meydana gelmesi gerekir.

Örneğin birçok bitkide çiçeklenme yılın belli bir zamanında olur. Çünkü bu zamanlar bitkinin çiçeklenmesi için en uygun zamanlardır. Bitkilerin bu zaman ayarlamalarını yapan saatleri, güneş ışığının yapraklara düşme süresini de hesaplar. Her bitkinin biyolojik saati bu süreyi bitkinin kendi yapısal özelliğine göre hesaplar. Yapılan hesap ne olursa olsun çiçeklenme en uygun zamanda gerçekleşir. Bu şekilde bir zaman ayarlaması yapan soya fasulyesi üzerinde yapılan araştırmalar sonucunda, bu bitkilerin ne zaman ekilirlerse ekilsinler her zaman yılın aynı zamanlarında çiçek açtıkları görülmüştür.

Gelincik çiçekleri polenlerini yayma zamanlarını, polen taşıyıcıların en yoğun şekilde dolaştıkları günlere ve saatlere denk getirirler. Yine her bitki için bu günler ve saatler değişir. Ama sonuçta her bitki yaptığı zaman ayarlamasıyla en garantili biçimde polenlerini yaydırır. Gelincik çiçekleri Temmuz ile Ağustos aylarında sabah 05.30 ile 10.00 saatleri arasında polenlerini yayarlar. Bu saat, arıların ve diğer böceklerin de beslenmek için dışarıya çıktıkları saatlerdir. Burada bitki, kendi özellikleri dışında bir de diğer canlıların özelliklerini en ince ayrıntısına kadar hesaba katmalıdır. Bu bitki kendisini dölleyecek olan canlıların yuvalarından çıkacakları zamanı, katedecekleri yolun süresini ve beslenme saatlerini tam olarak bilmelidir. Bu durumda akla şu soru gelecektir: Bütün bu "bilgilere" sahip olan ve gerekli "hesaplamaları yapan", "diğer bir canlının özelliklerini analiz eden" ve bir bilgisayar merkezini andıran bu saat, bitkinin neresindedir? Bilim adamları için bitkilerdeki bu mükemmel zaman ölçme sisteminin nerede bulunduğu hala tam bir sırdır. (Harun Yahya, Bitkilerdeki Yaratılış Mucizesi)

OKSİJEN SAĞLAYAN MUCİZEVİ TEK HÜCRELİLER: ALGLER (SU YOSUNLARI)

Bazı canlılar içlerinde porfirinli halkalar bulunan pigmentlere sahiptirler. Bu halkanın özelliği etrafındaki elektronların serbestçe hareket edebiliyor olmasıdır. İşte bu nedenle söz konusu halka kolaylıkla elektron kazanabilir veya kaybedebilir. Dolayısıyla bu halka etrafındaki ışığı ve enerjiyi hemen yakalayabilir. Yeryüzüne gelen güneş ışığı da bu pigmentin kendisine çekebildiği enerjilerden biridir. Güneşin enerjisini yakalayan ve kendi bünyesine alabilen bu pigmente “klorofil” deriz. Eğer bir canlı “klorofile” sahipse, bu canlı “fotosentez” yapabilir.



Algler, klorofil içeren yeşil ve mavi-yeşil renkte ya da kahverengi ve kırmızı olabilmektedirler.

Fotosentezi ne insanlar ne de hayvanlar gerçekleştirebilirler. Bu canlılar, klorofilden yoksundurlar. Bu işlem laboratuvarlarda da yapay olarak gerçekleştirilemez. Klorofilde meydana gelen işlemler ve bu pigmentin mekanizması henüz tam olarak anlaşılamamıştır.

Bu mikroskobik canlılar, fotosentez işlemi ile kendi enerjilerini karşılarken yeryüzünün de büyük bir gereksinimine cevap verirler. %30 oranında karbondioksit gazını içlerine çeker ve gezegenin %70’lik oksijen ihtiyacını karşılarlar. Ayrıca canlı türlerinin %70’i için besin sağlarlar. Bu canlılar, sadece fotosentez yapabilecekleri bir mekanizmaya değil, bedenlerine aldıkları güneş ışığını vücutlarının ışık göremeyen kısımlarına taşımalarını sağlayan özel bölmelere ve mekanizmalara da sahiptirler.
Bu mikro canlılar kendileri için yaratılmış olan mikroskobik bir fabrika ile ekolojik sistemin en önemli gereksinimlerini karşılarlar; oksijen ve besin. Şimdi mikro dünyanın bu kapsamlı işlevlere sahip elemanlarından en önemlisini, yani algleri daha yakından inceleyelim:

Algler sığ sularda yaygın olarak bulunan organizmalardır ve güneş ışığı gören her su yüzeyinde yaşayabilirler. Alg hücresi, renkli ve renksiz kısım olarak iki bölümden oluşur. Renksiz kısımda DNA ve bazı alglerde çekirdek bulunurken, bu bölümü çevreleyen renkli kısımda RNA ve renk veren çeşitli pigmentler bulunmaktadır.

Algler ince ve katı bir hücre zarına sahiptirler. Bazı algler flagella adı verilen tüycüklerle hareket ederler. Hücrenin içinde kompleks bir çekirdek bulunmaktadır. Klorofil ise fotosentezin ışık reaksiyonlarını gerçekleştiren özel bir zar ile çevrilmiş, daha doğrusu korunmuş durumdadır.

Algler içinde bulundukları suyun organik maddelerini büyük miktarda arttırırlar. Bu yolla suda yaşayan organizmaların besinlerini artırmaktadırlar. Dolayısıyla alglerin bulunduğu sular son derece verimli ve diğer canlıların yaşaması için oldukça elverişlidir. Algler aynı zamanda suların yenilenmesi açısından da temizleyici bir rol oynarlar. Suda yaşayan hayvanlara besin olur, onlar için besin üretirler.

Bazı algler temel enerji olarak ışık ve CO2 kullanırlar. Kimileri ise organik maddeler üreterek bunlarla beslenirler. Alglerin kullandıkları ve ürettikleri enerjinin miktarını anlayabilmek için şu örneği verebiliriz. Atlantik Okyanusu’ndaki günlük enerji zincirinde, bir yaz gününde okyanus yüzeyine güneşten ulaşan enerji miktarı 2 milyar kaloridir. Bu enerjinin %99.5 kısmı yansıtılır ve dağıtılırken sadece %0.5’lik bir oran 1.670.000 gr. besin üretmek amacıyla tek hücreli algler tarafından kullanılır. Algler bunun %32’sini karbondioksit olarak alır, %8’ini ise organik madde olarak eritir ve dışarı atarlar. %8’lik oran, gezegenin ihtiyacı olan organik madde miktarıdır. Söz konusu döngü ile bu organik madde diğer canlılara iletilmiş olur.

İNSANA FAYDALI MİKRO CANLILAR BAĞIRSAK BAKTERİLERİ

Bağırsaklarımızda birçok bakteri çeşidi içeren küçük bir ekosistem bulunmaktadır. Bu bakterilerin her çeşidinin görevi farklıdır ve besinlerin sindirilmesinden, vitaminlerin emilmesine kadar her türlü işi yerine getirmektedirler. Bağırsaklarda yaşayan bu bakterilere genel olarak Escherichia coli adı verilmektedir. Escherichia coli, daha önce belirttiğimiz gibi, tek bir kromozom sarmalında yaklaşık olarak 5.000 gene sahiptir. Bu da yaklaşık olarak 3 harften oluşan 1 milyon kodona eşittir. (Kodon, ATCG harflerinin biraraya gelmesiyle meydana gelen DNA şifresinde sadece 3 harften oluşan anlamlı kelimelerdir. Kodonlar, birleşerek anlamlı cümleleri, yani genleri oluştururlar.) Yani bir milyon tane özel olarak kodlanmış şifre, bakterinin tüm özelliklerini ve yapacağı tüm faaliyetleri belirlemektedir. Söz konusu bakterinin DNA'sında taşıdığı bu olağanüstü bilginin miktarı ve niteliği evrimci bir kaynakta şu şekilde ifade edilmiştir.

DNA şifresi, hücreye bilgiyi ileten genetik bir dildir. Hücre her fonksiyonunu denetlemek için DNA bilgilerini kullanan çok karmaşık bir yapıdır. Tek hücreli bir bakteri olan E. coli'nin DNA'sındaki bilgi miktarı gerçekten çok fazladır. Dünyanın en büyük kütüphanelerinin herhangi birindeki tüm kitapların içerdiği bilgiden çok daha fazladır...

(…) E. coli hücrelerindeki DNA harflerinin dizilimi çok özeldir. Biyolojik işlevin yerine getirilmesini yalnızca bu özel dizilim sağlayabilmektedir.

Bu canlının söz konusu işlemleri nasıl meydana getirdiği ve bu simbiyotik yaşamdan bir fayda elde edip etmediği ise tam olarak bilinmemektedir. Bakterilerin edindikleri faydalarla ilgili elde edilen tek bilgi bu canlıların bazılarının bağırsak hücrelerine kendi gereksinimlerini ileterek, onların şeker salgılamasını sağladıkları ve bu şekeri besin olarak kullandıklarıdır. Bakterilerin edindikleri faydalarla ilgili bilinenler bu kadardır, ama bu ortak yaşamın insana son derece önemli etkileri vardır. Bakteriler, insan bağırsağında bulundukları süre boyunca sindirim ve vitamin emilimi gibi birtakım işlemler gerçekleştirirken aynı zamanda zararlı bakterilerin hastalık yapmalarını da engellerler. Bakterilerin yardımı ile bağırsaklar, işlevsellik kazanırken, bağışıklık sistemi de güçlenir. Bu bakteriler, insanda ve bazı memeli hayvanlarda K vitaminini üretme görevi de üstlenmişlerdir. K vitamini insanlar ve geviş getiren bazı canlılar için son derece büyük bir öneme sahiptir. Çünkü bu canlılar K vitaminini yiyeceklerden alamazlar. Oysa vücudun bu vitamine ihtiyacı vardır. Bu ihtiyaç bakteriler sayesinde sağlanır. Bakteriler, canlının vücuduna aldığı sebzelerdeki selülozu parçalayarak sindirilebilir, glikoz haline getirir ve vücuda K vitamini sağlarlar.



Yapılan bu işlemler elbette son derece detaylı ve hayati önemi olan kimyasal işlemlerdir. Bu işlemler yeryüzünde varolan her insanda aynı kusursuzluk ve aynı mükemmellikle yine bakteriler tarafından gerçekleştirilir. Ancak bu işlemlerin o kadar çok detayı vardır ki, bunların hepsi, sırrı günümüzde bile halen çözülememiş ayrı birer şuur gösterisidir. Dünyaca ünlü evrimci dergilerden New Scientist'de, bakterilerin şuurlu davranışları sırasında ortaya çıkan "bilinmeyenler" şu şekilde sıralanmıştır:

Son 10 yıldır mikroplar ile vücut arasındaki "iyi huylu" ilişki konusunda kafa yoran mikrobiyologlar, komensal (aynı sofrada yemek yiyen) bakterilerin gizini henüz çözmüş değiller. Bu bakterilerin bir kısmının bağırsakların iç çeperlerinde yer aldığı, diğer kısmının ise çeşitli çatlak ve yarıklarda yerleştiği biliniyor. Ancak bu konuda bilinmeyenler bilinenlerden daha fazla. Bilim adamlarının henüz yanıtlayamadıkları pek çok soru var. Dünyaya yeni gelen birkaç saatlik bir hayvanın bağırsaklarını hedef alan bu mikroplar nereye yerleşeceklerini nasıl kestiriyorlar? Ve yerleşecekleri bölgeyi ele geçirince, üstlerine gelen yeni bakterilere karşı mevzilerini nasıl koruyorlar? Ayrıca yıllarca bizimle birlikte barış içinde yaşayan bu mikroorganizmaların birdenbire bize karşı cephe almalarının ve ölümcül hastalıklara yol açmalarının nedeni ne? Hepsinden önemlisi, bağışıklık sistemi bağırsakların bu mikroskobik sakinlerine karşı niçin savaş açmıyor?

Bu önemli soruların dışında dikkat etmemiz gereken bir başka önemli nokta daha vardır. Bilindiği gibi bakteriler çok hızlı çoğalabilen canlılardır ve bulundukları ortamda, şartlar eğer müsaitse, birkaç saat içinde sayıları milyonları bulabilir. Söz konusu durumun insan vücudundaki bu bakteriler için de geçerli olması gerekmektedir. Nitekim insan vücudundaki ortam, bakterilerin üremelerine uygundur. Onların da türdeşleri gibi kısa bir süre içinde aşırı derecede çoğalmaları ve bağırsakları neredeyse tümüyle istila etmeleri gerekmektedir. Peki acaba böyle bir sorun ile karşı karşıya mıyız? Bağırsaklarımıza yerleşen E. coli bakterisi için böyle bir durum söz konusu değildir. Bu bakteri 20 dakikada bir ikiye bölünür ve bu çoğalmanın ardından da ortaya çıkan bakterilerin de pek çoğu ölür. Eğer böyle olmasaydı E. coli hücreleri 20 dakikada bir durmadan bölündüklerinde tüm dünyayı kaplayacak hacme 43 saatte ulaşacaklardı. Hiçbir zaman böyle bir sorunla karşılaşmayız, çünkü burada yaşayan bakterilerin aralarında besin için büyük bir yarış vardır. Yarışı kazanamayanlar ölmek zorundadırlar. Ayrıca bakteriler vücuttaki antibiyotiklere de karşı koyamazlar.

Bağırsaklardaki bakteri dengesi işte bu şekilde sağlanır. Yaşamını sürdürenler ise, insanın sindirimi için gerekli miktarı oluştururlar. Bu sayı milyarlarca yıldır insanların tümünde ayarlanmış ve belirlenmiş bir sayıdır. Hiçbir insan bedeninde, bağırsakta bulunan bu bakterilerin tamamı ölmemiş ya da kontrolsüz bir çoğalma meydana gelmemiştir, çünkü bu canlılar insana fayda getirebilmek için özel olarak yaratılmışlardır. Yaptıkları işlerden sayılarına kadar her türlü detay, onları yaratan Allah'ın dilediği ve belirlediği şekildedir. Bu kontrolü sağlayan, nerede, ne zaman ve hangi sayıda durmaları gerektiğini bilen ve planlayan Allah'tır.